Sabah güneşinin ilk ışıkları gözlerime vurduğunda kuş sesleri çoktan başlamış olurdu. Ne bir alarm sesi vardı ne de çalan bir telefon… Beni uyandıran tek şey, çam ağaçlarının arasından süzülen rüzgârın hışırtısıydı. Teknolojinin olmadığı bu dünyada zaman, saatlerle değil gökyüzünün rengiyle ölçülürdü. Güneş ne kadar yükselmiş, gölgem ne kadar kısalmış, akşam serinliği ne zaman çökmüş… Günlük hayatımızın takvimi buydu.
Ahşap kulübemiz, ormanın kenarında küçük bir dereye bakardı. Her sabah ilk işim, elimdeki toprak testiyi alıp dereye inmek olurdu. Suyun berraklığı yüzümü yansıtır, soğukluğu avuçlarımı uyuştururdu. O suyu içtiğimde, sanki toprağın kalbinden gelen bir serinliği içime çekmiş gibi hissederdim. Şehirde yaşayan insanların musluklardan akan suya alıştığını bilmezdim; benim için su, kaynağından alınmalıydı. Günlerim çoğunlukla bahçeyle ilgilenerek geçerdi. Küçük bir sebze tarlamız vardı. Domateslerin kızarmasını sabırla bekler, toprağı ellerimle eşeler, yabani otları tek tek temizlerdim. Ellerim çamur içinde kaldığında rahatsız olmazdım; aksine, toprağa daha çok ait olduğumu hissederdim. Toprakla uğraşırken zaman yavaşlardı. Her tohumun bir mucize olduğunu, sabrın en büyük öğretmen olduğunu öğrenmiştim. Öğleden sonraları ormana giderdim. Ağaçların arasında yürürken her birinin farklı bir hikâyesi varmış gibi gelirdi. Yaşlı meşeler, sanki yüzyıllardır oradaymış da benim geçip gitmemi sessizce izliyormuş gibi dururdu. Bazen bir kayanın üzerine oturur, dere kenarında ayaklarımı suya sokar ve bulutları izlerdim. Hayallerim, bulutlar gibi özgürdü. Ne bir ekran ışığı gözlerimi yorardı ne de bitmeyen sesler zihnimi doldururdu. Akşamları ateş yakardık. Odunların çıtırtısı, günün son melodisi olurdu. Ailemle birlikte ateşin etrafında oturur, gün içinde yaşadıklarımızı anlatırdık. Dedem eski hikâyeler söylerdi; yıldızlara bakarak yön bulmayı, hayvanların izlerinden ne anlama geldiğini öğretirdi. Gökyüzü bizim kitabımızdı. Takımyıldızları ezbere bilirdik. Ay’ın şekline bakarak ertesi günün nasıl geçeceğini tahmin etmeye çalışırdık.
Bu hayatta hiçbir şey hızlı değildi ama hiçbir şey eksik de değildi. İhtiyacımız kadarını üretir, paylaşır ve şükrederdik. Mutluluk, yeni bir eşya almak değil; ilkbaharda açan çiçekleri görmekti. Eğlence, bir oyunu ekrandan izlemek değil; rüzgâra karşı koşup kahkaha atmaktı. Bazen dere kenarında oturup suyun akışını izlerken şunu düşünürdüm: Doğa, insanın en eski dostu. Ona kulak verdiğinde, aslında kendini dinlemiş oluyorsun. Rüzgârın sesi, kalbinin ritmine karışıyor. Toprağın kokusu, sana nereden geldiğini hatırlatıyor. Teknolojinin olmadığı bu dünyada, belki makineler yoktu ama huzur vardı. Ve ben, her gün yeniden doğan güneşle birlikte bu huzurun bir parçası olmaktan mutluluk duyuyordum.
Elif Su FINDIKÇI
9/D
