Mehmet Akif Ersoy 20 Aralık 1873’te Fatih’te doğdu. Asıl adı Mehmet Ragif olan sanatçı; şair, veteriner hekim, öğretmen ve siyasetçidir. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Mehmet Tahir Efendi’dir.
İlköğrenimine Emir Buhari Mahalle Mektebinde başladı, iki yıl sonra iptidai bölümüne geçti. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesinde devam etti ve öğrenimi boyunca Arapça, Farsça ve Fransızcada üstün başarı gösterdi. Rüştiyeyi bitirdikten sonra Mülkiye İdadisine kaydoldu fakat babasını kaybetmesi ve evlerinin yanması gibi acı sebeplerle Mülkiyeyi bıraktı. Bir an evvel meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak için ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytarlık Mektebine kaydoldu. Aynı yıllarda spora da ilgi duyan Akif, başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşu ve gülle atma yarışmalarına katıldı.
Şiire olan ilgisi, okulun son iki yılında arttı. Bölümünü birincilikle bitirdi ve daha sonra aynı okulda Türkçe öğretmenliği yaptı. 1921’de beş yüz lira ödül konularak açılan İstiklal Marşı Yarışması’na sırf para ödülü konması nedeniyle katılmayı reddetti fakat arkadaşlarının yoğun ısrarlarına dayanamayarak ikna oldu ve yarışmaya katıldı. Yüzlerce şiir arasından Akif’in şiiri seçilerek birinci oldu ve 12 Mart 1921’de Milli Marş kabul edildi. Akif, para ödülünü bir hayır kurumuna bağışladı.
Tüm bu bahsettiklerimiz herhangi bir tarihi kaynaktan elbette ki öğrenilebilirdi. Ancak Akif’i Akif yapan ne çektiği zorluklar ne de başarıları olmuştur. Akif ki hakiki bir vatanperver, millet aşığı, duyuş, düşünüş ve her bakımdan gösterdiği dirayetle şüphesiz kıymetli bir sanatçıdır fakat onu anlayabilmek tarihi kaynaklarla mümkün olmayacaktır. Akif yalnız dizelerinde sahici kimliğini ortaya koyabilir:
Akif uyumludur, insana değer verir ve uzlaşmacıdır fakat dirayeti asla kırılamaz. Zulmü alkışlayamaz Akif, zalimi asla sevemez. Mülayim duruşunun ardında bir aslan gizlidir. İşte asli mizacını şu dizelerde bildirir:
‘’Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum
Kesilir fakat çekmeye gelmez boyunum.’’
Milletine düşkündür Akif ve sonsuz güven duymaktadır. Bilmektedir ki yurdun üstünde tüten son ocak sönmeden al sancak inmeyecektir gökyüzünden. Ancak kimi zaman umutsuzluğa kapıldığı da olmuştur. Ruhunun sızısından canhıraş bir serzenişte bulunur bülbüle. Bülbülün feryadını anlamaz Akif zira toprakları çiğnenen kendi yurdudur:
‘’Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun
Cihanın yurdu çiğnense çiğnenmez senin yurdun.’’
Akif Çanakkale’dedir, hiç gitmemiştir fakat oradadır. Asım’ın nesline inandığından, kalbi onlarla attığından oradadır. Bu nesil ki namusunu çiğnetmeyecektir. Kalbi bir ilhamla yazdığı mısralarda savaş meydanını karış karış gezer gibidir. Göklerden sağanak sağanak uzuvlar yağarken çektiği derin sancıyı şu dizelere dökecektir:
‘’Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab! Ne güneşler batıyor.’’
Mısralarında sızısını ince ince işlerken milletinin 3 bin yıllık tarihini, mücadelesini, dirilişini bilir elbet fakat yine de yalnız iman gücüyle topla değil, tüfekle değil, ekmekle, aşla değil yalnız iman gücüyle ölüme yürüyenleri bu şanlı tarihe sığdıracak gücü kendinde bulamaz:
‘’Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.’’
Hülasa Akif’i anlamak, bir insanı anlamak değildir; Akif’i anlamak bir milleti anlamaktır.
Nisa KARATEPE
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
